Email: Şifre:
YAŞLANMAMIZDA DA ÜREME SÖZ SAHİBİ

Kaan AYDOS

   Bu gün zeki isek, güçlü isek ve de matematik problemlerimizi çözebiliyorsak, bunu tabiatın doğal seçilim yasasına borçluyuz. Doğal seçilim yasasının esası ise değişen çevre koşullarına uyabilen canlı türlerinin ayakta kalabilmeleridir. Örneğin buzul çağının sona ermesini takiben mamutların ortadan kalkması ya da deniz suları ısındığı için deniz analarının larvalarını yiyerek beslenen deniz canlılarının azalarak zehirli deniz anası nüfusunun gittikçe artması gibi (1). Bir yandan doğal seçilim işlerken, diğer yandan da canlılarda ortaya çıkan tesadüfi mutasyonlar o canlının yaşam tarzını etkileyen önemli değişikliklere neden olurlar. İşte doğal seçilim yasası ve canlının kendisindeki yapısal değişiklikler bir denge oluştururlarsa, yaşam da devam eder. Aynen insanın suya muhtaç olması gibi: su bulursak hayatta kalırız, bulamazsak ortadan kayboluruz.

 

Gelgelelim, yaşamda ileri yaşlara geldikçe, yapısal değişikliklerin karşısında doğal seleksiyonun gücü de azalır (2). Çünkü avcılar, kazalar ve hastalıklar gibi nedenlerden dolayı canlılar daha uzun yaşamaya vakit bulamadan ölürler. Erkenden öldükleri için de doğal seçilim yasası işleyecek vakit bulamaz. Sonuçta erkenden yaşlanıp, hayata veda ederiz. Pekiyi, neden erkenden yaşlanıyoruz? Bunun altında yatan neden; bir yandan ileri yaşlarda ortaya çıkan zararlı mutasyonların birikmesi; diğer yandan da hemen ölebiliriz korkusuyla, üreme ve hayatta kalım arasında bir tercih yapılarak seçimin, vücudun tüm enerji yatırımının organların yenilenmesi yerine erkenden üreme üzerine yapılması yönünde olmasıdır. Doğanın tek amacı vardır: genlerin sağlıklı biçimde bir sonraki nesile aktarılması!

 

Zararlı mutasyonların birikimi 2 şekilde gerçekleşir; 1) hem genç yaşlardayken üreme ve hayatta kalma üzerine faydalı, hem de ileri yaşlarda ölüme neden olabilecek kadar zararlı olan mutasyonların, ileride çevresel tehditlere maruz kalmadan erken dönemde üremek daha avantajlı olduğu için, doğal seleksiyon tarafından desteklenmesi ve neticede vücutta birikmesi (çünkü üreme bittikten ve genler ileriki nesillere aktarıldıktan sonra artık doğal seleksiyonun görevi tamamlanmıştır, daha fazlasına karışmaz!); 2) sadece ileri yaşlarda ortaya çıkan zararlı mutasyonların, üreme dönemi çoktan geçtiği için, vücut tarafından fazla uğraşılmadığından birikmesi.

 

Bir canlı türü düşünelim. Bunlar 3 yaşında doğurmaya başlıyor ve 16 yaşında ölüyor olsunlar. Eğer DNA’larında bir mutasyon olup, daha erken, örneğin 14 yaşında ölmeye başlarlarsa, bunlarda erken yaşlanma oluyor demektir. Bu mutasyon zararlı bir mutasyon olmalıdır, çünkü erkenden yaşlandırıp, öldürüyor. Ancak ilginç olarak, 16 yerine 14 yaşında ölmeleri bu canlı grubunun beklenen ömür boyu üreme başarısı üzerinde fazla bir değişiklik göstermemekte. Hala, mutasyon olmayanların %96’sı kadar yavru yapabilmekteler. Zaten 14 yaşına kadar hayatta kalan birey sayısı çok az olduğundan, böyle bir mutasyon taşıyıp 16 yerine 14 yaşında ölmek o tür için fazla önem taşımamakta, dolayısıyla böyle bir mutasyonu elimine etmeye de uğraşmamakta. Diğer bir değişle, mutasyon fazla tehlikeli bir düşman olarak kabul edilmemektedir (2).

 

Diğer bir bakışla ise, öldürücü olmasına karşın bu mutasyon oldukça az zararlı kabul görmekte. Oysa bu mutasyon 2 yaş gibi erken dönemde ortaya çıkmış olsaydı, çok tehlikeli bir düşman muamelesi görecekti. Çünkü bunların beklenen ömür boyu üreme başarıları 0’a düşmekte. Yani, mutasyon olmayanlara göre üremeleri sıfırlamakta! Eğer bu mutasyonun görülme yaşını ilerletirsek anlaşılmakta ki, aktif olarak üreme dönemi geçtikçe, mutasyonun tehlikeli kabul edilme derecesi de düşmekte. Özet olarak, mutasyonlar zararlı etkilerini ne kadar ileri yaşta gösteriyorlarsa, elimine edilmeleri için o kadar az uğraşılır. Neticede önemsenmeyen bu mutasyonlar gittikçe birikirler. İşte yaşlanmanın bir izahı, etkileri ileri yaşlarda, yani üreme çağı geçtikten sonra ortaya çıkan zararlı mutasyonların birikmesidir.

 

Hangi mutasyonlar ileri yaşlarda ölüme yol açar? Hücre yenilenmesini önleyen mutasyonlar buna örnektir. DNA hasarları (mismatch errors), DNA’nın replikasyonundaki hatalar ya da çevresel toksik maddeler tarafından ortaya çıkarılırlar. DNA hasarlarını tamir mekanizmasında rol alan bazı enzimler vardır. Eğer bu enzimleri kodlayan germ-serisi genlerde mutasyonlar varsa, zamanla birikip kansere dönüşebilirler. İnsanda nonpolipoz kolon kanseri buna örnektir. Biz bu kanseri, erken yaşlanma olarak ele alalım. Bu kansere yol açan mutasyonlar, populasyon içinde varlıklarını sürdürmektedirler, çünkü zararlı etkilerinin ortaya çıkma yaşı ortalama 42 (17-92)’dir, yani ömrü kısaltmaya başlamaları, üreme çağı geçtikten çok sonra, hayatın ileri yıllarında ortaya çıkmaktadır. Bu da, yaşlanmaya yol açan zararlı mutasyonların birikimine bir örnek olarak kabul edilebilir.

 

Hayvan deneyleri de bu yönde kuvvetli kanıtlar sunmaktadır. Örneğin meyva sineklerinde (Drosophila melanogaster) bazı genetik değişikliklerin yaşla birikerek arttığı gösterilmiş ve sonuçta da ileri yaşlarda etki göstermeye başlayan zararlı mutasyonların, doğal seleksiyon tarafından fazla elimine edilmeye uğraşılmadığı önerilmiştir (3).

 

Çok ilginç bir çalışma 2000 yılında Reed ve Bryant tarafından gerçekleştirildi (4). Sineklerde sadece 5 gün yavrulamaya müsaade edilerek, daha sonra üremelerine izin verilmemiş. 5 gün içerisinde doğan yavrular ise alınarak, onların da en fazla 5 gün içerisinde yavru yapmalarına izin verilmiş. Yavruladıktan sonra hayvanlar yaşamlarına devam etmişler. Böylece yavrulama yaşı erkene geçmiş oldu. Neticede görüldü ki, sineklerin ömürleri de kısalmakta. Araştırıcılar bunu, daha önce üremeye engel olacak diye savaş verdikleri zararlı mutasyonların, erkenden yavrulayıp, üremeden sonraya kaldıkları için önemsenmeyerek biriktikleri ve sonuçta erken yaşlanmaya neden oldukları yorumunu yapılmışlardır. Bir başka ifadeyle, erken doğuran hayvanlarda, yaşam da kısalmaktadır. Tam tersi, yine aynı hayvan grubunda yapılan bir başka çalışmada, üreme yaşı geciktirildikçe, ömrün uzadığı, yavru sayısını azaldığı ve de strese karşı direncin arttığı dikkat çekmiş. Araştırıcılar, vücudun tüm olanaklarının uzun yaşamak için kullanıldığını, yavrulamakla uğraşılmadığını, bunun da nedeninin erkenden ölmeyip, uzun süre yaşayacaklarının garanti olduğunun anlaşılmış olmasına bağlamaktalar. Peki, insanda durum nasıl? İlginçtir, insanda da durum değişmiyor. İngiltere’de yapılan bir araştırmada, çevresel ve genetik faktörlerdeki değişkenliği minimuma indirmek için soylu ailelerin soy-ağaçları incelendiğinde, 60’ından daha uzun yaşayan ailelerde çocuk sayısının anlamlı derecede azalmış olduğu, hatta çocuk doğurma yaşının da çok daha ileri yaşlara ertelendiği görülmüş (5,6). Bütün bu veriler de, üreme ile uzun yaşama arasında bir kar-zarar hesabı yapıldığını desteklemekte. Gelinen nokta ilginçtir: acaba hiç doğurulmasa, daha mı uzun yaşanacaktır!..

 

  1. www.euroresidentes.com/Blogs/2005/08/spanish-mediterranean-coast-invaded-by.htm
  2. Freeman S, Herron JC. Aging and other life history characters. In. Evolutionary Analysis. S. 455, Pearson Education Inc., NJ, 2004.
  3. Hughes KA, Alipaz JA, Drnevich JM, Reynolds RM. A test of evolutionary theories of aging. Proc Natl Acad Sci U S A. 2002 Oct 29;99(22):14286-91.
  4. Reed DH, Bryant EH. The evolution of senescence under curtailed life span in laboratory populations of Musca domestica. Heredity, 85, 2000. 115-21.
  5. Westendorp R, Kirkwood T. Human longevity at the cost of reproductive success. Nature 396, 743, 1998.
  6. Doblhammer G, Oeppen J. Reproduction and longevity among the British peerage: the effect of frailty and health selection. Proc. R. Soc. Lond. B: 2003, 270, 1541–1547.